HAZPEREST - Blogcu


HAZPEREST

Tanım

aranıyorum ole işte hayat ne sunarsa onu yemekten sıkıldım yeni tatlar arıyorum. burda lezzeet var mı? Buarada KARŞIYAKALIYIM



Bağlantılarım * Ana Sayfa
* Profilim
* Arşiv
* Arkadaşlarım

Kategoriler


ARAMA

ARKADAŞ ARIYORUM!!!

HAYATA DAİR PAYLAŞABİLECEKLERİ OLAN ,SANAL ORTAMDA DA DÜRÜST OLABİLECEK KADAR YÜREKLİ, GÜVENENEBİLEN VE GÜVEN VEREN HAYATA POZİTİF BAKABİLEN,GÖNLÜ TEMİZ  GERÇEK HAYATTAKİ GİBİ ARKADAŞLAR ARIYORUM .

NEDEN Mİ ?

GÜNLÜK HAYATIN KOŞUŞTURMASINDAN BAZEN EN YAKINIMIZI  BILE GÖREMEZ HALE GELİYORUZ. VE  OTOBUSTE VAPURDA KAFEDE  HEMEN YANIMIZDA OLANLARI BILE SANAL ALEMDE ARIYORUZ ARTIK .

      Kİ BU DEĞİL MİDİR ÇÖPÇATAN SİTELERİNE YÖNLENDİREN BİZLERİ…

İNTERNET DÜNYASININ BİR KAZANCI OLSUN İSTİYORUM  HAYATIMA….

hazperest@hotmail.com posta kutum msn herkese  açık buyurun….

ÖMER HAYYAMIN DEDİĞİ GİBİ;

BEN GÖNLÜ TEMİZ İNSANA KURBAN OLAYIM

 


Tarih: 11:25, 6/12/2006
Yorum (0) | Bağlantı

Milli duyarlılık

 BU SABAH İzmirimde puslu  iç sıkan bir hava var.Trafik çok yoğun her pazartesi olduğu gibi. Ben belediye otobüslerimden özellikle böyle günlerde uzak durmayı tercih ediyorum. Neyse bindim vapura, indim Pasaportta Cumhuriyet meydanında Yüksek Teknolojinin Rektörü Çelenk falan bırakıyordu yürüdüm .. tam ışıklara geldim istiklal marşı çalınmaya başlandı.

     E bir TÜRK VATANDAŞI olarak en temele ödevimiz olduğuna yürekten inandığım marşımızı söylemeye başladım kaldırımın  karşısında insanlar, herkes duruyor.

     BİR "hırbo" takım elbise giymiş kravatsız  insanlara aldırmadan yürüyor yaklasık 20 metre falan yürüdü,  bende bitaraftan marşımızı söylüyorum bitaraftan buna bakıyorum dedim kendi kendime bu tarafa gelsinde 2 laf söyliyeyim şuna . Tam o sırada 30 yaşlarında bir arkadaş benden evvel davrandı bunun koluna yapıştı karşıya karakola götürecek bu "hırbo" şaşırdı tabi. Bırak falan diyor elemanda ne durmuyon diye buna hesap soruyo Neyse sonuçta eleman bunu biraz itekleedi bu nolduğunu şaşırdı. bende durman lazım bide laf sölüyon utanmaz dedim yüzüme bakamadı...ikiside yollarına gitti....

  Şimdi ofisteyim acaba dedim bu "hırbo" neden umursamadı neden böyle davrandı bilinçlimiydi yoksa sahiden farkında değil miydi ?  Bunu düşünüyorum . Sanırım bilinçliydi bilerek isteyerek milli marşımıza saygı duymadığını hareketleriyle hakaret ettiğini göstermek istedi ve kimsenin ona tepki vermeyeceğini zannetti.

Bu bana en temel en milli değerimizi bile bukadar tanımayan nesillerin nasıl eğitlmediklerinin nasıl ülkemin bukadar fiziksel olarakta zihinsel olarakta birbirine zıt kuşaklar yetiştirdiğini sordurdu.

 Tek cevabım var YÖNETİCİSİZLİK.

ya sizin cevaplarınız?


Tarih: 10:45, 9/10/2006
Yorum (0) | Bağlantı

ZÜHTÜ IŞIL VE KARŞIYAKA

Kuruculardan Zühtü IŞIL, K.S.K.’nün kuruluşunu şöyle anlatıyor:

“1908 Meşrutiyet İnkılabı olduğunda bizim nesil 10-15 yaşlarında idi. Hürriyet, Adalet, Musavvat, Uhuvvet diye dört inanç doğmuştu…. Memleket bizimdi, fakat hakim olan Türklerden başkaları idi. Ticareti, sanayii herşeyi Türklerden başkaları için bir nimetti. Hürriyet ilan ile “Türküz” diye övünmek ihtiyacını yavaş yavaş duymaya başladık. Her sahada duyulan bu ihtiyaç bizi sporda örgütlenmeye itti…

İzmirde Rumların Panyanios, Apollon ve bir çok kulüpleri vardı. Bornova’da İngilizlerin kendi aralarında kurduğu bir takımları vardı. O tarihte biz de aramızda para toplayarak top aldık. Kısa pantolonlarla o günün sahası olan Osmanpaşa Camisini yanındaki ilk mektebin bulunduğu yerin bitişiğindeki arsada oynamaya başladık…

Aramızda ilk defa bir topluluk kurmaya beş altı arkadaş o günlerde bu arsada karar verdik. Ağabeyim Kadızade Raşit, teyzezadem Süreyya İplikçi, ben, Refik Civelek, Osman Nuri, Örnekköylü Hüseyin bir zeytin ağacı altında hafif yağmurlu bir günde biz de bir kulüp kurmayı tasarlamıştık. İçimizdeki milli heyecan bir yangın gibi ateş almıştı. Bizlere Hüsnü Tonak, Tahir Bor, Fevzi Fikri Altay, Sezai Çulcu da katıldı. 2-3 ay sonra bu topluluğumuzu daha çok canlandırmayı düşündük. Bu bizim için bir özlem olmuştu. İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne müracaat ettik. Bizi olumlu karşıladılar ve bir oda tahsis ettiler.

Bu büyük bir ümit olmuştu. Haftanın birkaç günü akşamları burada toplanıp tasarladıklarımızı büyüklerimize iletiyorduk. Onlardan büyük teşvik görmeye başlamıştık. Bir müddet sonra vilayete müracaatla hukuk müşavirliği kanalı ile kulübümüzü “Karşıyaka Mümaresei Bedeniye Kulübü” ismi altında teşekkül etmiş oluyordu. K.S.K. artık doğmuştu. Tarih 1 Kasım 1328 yani 1912 idi.”

Kulübün forması için uzun tartışmalardan sonra seçilen YEŞİL - KIRMIZI renkler Türklüğü ve Müslümanlığı simgelemekteydi. Bu gençlerin kurduğu K.S.K. Karşıyaka’da “Türk Milliyetçiliği” çerçevesinde toplanmak için can atan gençleri spor tabanlı bir milliyetçiliğe çekmeyi başardı. Kulüp bu şekilde 1912 lerden 1922 lere kadar on yıl, Türk gençliğinin yabancı egemenliğine karşı direnişinin simgesi haline geldi. Cumhuriyetin ilanından sonra ise kulüp bu sefer bir “Kemalist Devrim” savunucusu olarak gençliği Atatürk’ün gösterdiği ilkeler doğrultusunda güçlü, dinamik, kültürlü, çağdaş ve ilerici yetiştirmek için bütün olanaklarını seferber etti.

Kurulan takım 1. Dünya ve Kurtuluş Savaşlarına kadar yabancılar ile kıran kırana maçlar yaptı. Santrfor olarak Adnan Menderes’in de bulunduğu takım Kurtuluş Savaşına da katılmıştır. Takım, Kurtuluş Savaşında Anadolu’da ulu önder MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’ün komutası altında çeşitli cephelerde savaştı. Yukarıda anılarını aktardığımız Zühtü IŞIL, Fahrettin ALTAY Paşa’nın süvarilerinden biri olarak İzmir’e ilk girenler arasında yer almıştır. Diğer bir kurucu olan Örnekköylü Hüseyin yine bir İstiklal Harbi kahramanıdır ve İstiklal Madalyası ile ödüllendirilmiştir. Kuruculardan Süreyya İplikçi Mili Mücadeleyi desteklediği için bizzat Yunan Kralı Konstantin’in emri ve işgal kuvvetlerinin komutanı Steryadis’işn eliyle Atina’ya sürgün edilmiş ve orada idama mahkum edilmiştir.

Bütün bunları rastlantı olmadığı açık. Kulübün kuruluşunun kökeninde yatan sportif heyecan yerine ulusal uyanış coşkusu doğal olarak elemanlarını mili mücadele hareketi içine çekecektir. Karşıyakalılar İzmir’e ilk giren kuvvetler içinde yer alarak vatanlarını ve Karşıyaka’yı düşman işgalinden kurtardılar.

1912 yılında kurulan yeşil kırmızılı kulüp , Kral Konstantin’i çileden çıkaracak başarısıyla , Türk gençliğinin yabancı egemenliğine karşı direnişinin simgesi olmuştur. Karşıyaka 1912 yıllarında azınlık egemenliğine karşı Türk’ün onur mücadelesini verirken , Fenerbahçe , Galatasaray ve Beşiktaş henüz siyasi bir misyon kazanmamıştı.

Futbol ve milliyetçilik

İlk milliyetçilik şuurunu Karşıyaka uyandırmıştır. 3 büyükler Milli Mücadeledeki büyük coşkularının ilk kıvılcımını İzmir’den almışlardı. Bu ülkeye 10 yıl Başbakanlık yapan Adnan Menderes de Karşıyaka’nın zıpkın gibi forvetiydi, golcüsüydü.

Savaş bitiminde takım yeniden toparlandı. 1924 yılında Fenerbahçe’nin KARSIYAKA SPOR KULÜBÜ’nün davetlisi olarak maça gelmesi İzmir’de büyük olay olmuştu. Zira o yıllarda Izmir’de sadece Altay vardı. KARŞIYAKA gibi büyük bir camiaya rakip olmaya çalışan, sadece futbol takımından ibaret olan Göztepe daha kurulmamıştı. Kaf Sin Kaf sloganı kuruculardan Bankacı Cemal Ahmet tarafından bulunuyor ve taraftarlarca çok tutuluyor.

ATATÜRK ve K.S.K


ATATÜRK, İzmir’in Yunanlılardan kurtarıldığı ve 10 eylül 1922 tarihinde İzmir’e ilk girdiğinde geceyi Karşıyaka’da İplikçizade köşkünde geçirmiştir. Ve bu eve girişte yere serili Yunan bayrağını kaldırtmış ve tüm dünyaca bilinen “Bir millet istiklalinin timsali olan bayrak çiğnenemez” sözünü burada söylemiştir. Onuruna verilen yemeğe K.S.K. yöneticileri de davetlidir. Kurtuluş savaşı nedeniyle spor faaliyetlerini durduran kulübün yeniden faaliyete geçirilmesi emrini vermiştir.

 


Daha sonra 13 ekim 1925 de kulübü ziyaret ettiğinde kulüp şeref defterine şöyle yazar;“Karşıyaka spor klübünde karşı karşıya bulunduğum gençlik iftihar’a çok şayandir. Bu gençlik muvacehesinde istikbalin kuvveti saadeti ne bariz görülmektedir.”
GAZİ MUSTAFA KEMAL (13 TEŞRİNEVVEL 1925)

Ay - Yıldız’ In Ambleme Konulması:
ATATÜRK kulübü 2. Ziyaretinde kendisine İsmet İnönü ve Fahrettin Altay eşlik ediyordu. 1. Dünya ve kurtuluş savaşında cepheden dönen Karşıyakalılar yeniden kurdukları takım ile hiç gol yemeden şampiyon olmuştur. Futbolcuları kutlayan Mustafa Kemal bu başarılarından dolayı K.S.K’nın yeşil - kırmızı amblemine ay - yıldız kullanılmasını istedi. (bu onur türkiye’de sayılı takımlarda vardır.)
Altınordu, İzmirspor ve Göztepe kurulduğunda KARSIYAKA SK 1926′da İzmir şampiyonu olarak başarılarla dolu tarihinde ilk sayfasını açtı.


Tarih: 13:45, 8/5/2006
Yorum (0) | Bağlantı

mutluluğun resmi


Tarih: 09:56, 23/2/2006
Yorum (1) | Bağlantı

BANA YARDIM EDER MİSİNİZ?

 SELAMLAR

YAŞADIĞINIZ HAYAT KİME AİT?

 TERCİHİ SİZ BIRAKILMAMIS BİR HAYATI YAŞAMAYA DEĞER Mİ?

 

MALESEF SON GUNLERDE KAFAMI KEMİRİYOR BU DUSUNCE....

   YAPMAKTAN MUTLU OLMADIGI HALDE  YAPMAK ZORUNDA OLANLARIN SEVMEDİĞİ BÖLÜMÜ OKUYUP SEVMEDİĞİ İŞLERDE CALIŞANLARIN GİTMEK İSTEYİP GİDEMEYENLERİN LKESİ TÜRKİYEMİZDE   MEMUR OLMAK..???

 

 

  1 YIL ÖNCE AKLIMIN KIYISINDAN GECMEYEN AMA ŞU AN KENDİMİ İÇİNDE BULDUGUM CENDERE..

 

NE YAPMALIYIM?

 


Tarih: 09:50, 23/2/2006
Yorum (5) | Bağlantı

ATAMIZI OKUYUN SAKLAYIN 10

Şöyle anlatır Mahmut SADİ. "Yıl 1923. İstanbul Üniversitesinde
öğrenci olduğum sıralar. Okul duvarında bir ilan görüyorum. Avrupa'ya talebe
yollanacaktır. Allah Allah diyorum, ülke yıkık dökük yıl 1923 Avrupa'ya
talebe! Lüks gibi gelen bir şey, ama bir şansımı denemek istedim. 150 kişi
içerisinde 11 kişi seçilmişiz. Benim ismimin yanına ATATÜRK "Berlin
Üniversitesine gitsin" diye yazmış. Zaman geldi. Sirkeci garındayım, ama
kafam öyle karışık ki gitsem mi kalsam mı, orda beni unutur mu bunlar, para
yollarlar mı, gurbet ellerde ne yaparım? Bir an gitmemeye karar verdim,
döndüm. O sırada bir müvezzi ismimi çağırdı "Mahmut SADİ, Mahmut SADİ, bir
telgrafın var" telgrafı açtım aynen şunlar yazıyordu "sizleri birer kıvılcım
olarak gönderiyorum alevler olarak geri dönmelisiniz". Var mı böyle bir şey?
11 öğrencinin nerede, ne zaman, ne düşünebileceğini hesap edebilen bir lider
dünya lideri olmasın da ne olsun. Yıl 1923, biz evimizde bir çocuğumuzun
huyunu değiştiremiyoruz bir huyunu. Tüm ülkenin huyu değişiyor. Bunla
uğraşan bir insan yolladığı 11 öğrenci nerede, ne zaman, ne düşünebileceğini
hissedebiliyor. Mahmut Sadi devam ediyor "gel de şimdi gitme, git de orda
çalışma, dönde bu ülke için canını verme".diyor.

          Evet bu gün en büyük şikayeti ne Türkiye'nin? Beyin göçü. En iyi
beyinlerimizi kapıp götürüyorlar ama o çocuklarımız arkalarına baka baka
gidiyorlar. Peki diyeceksiniz ki engellemek o kadar mı zormuş? Ha o gün 11
öğrenciymiş, telgrafmış. Bu gün milyon öğrenci olsun, e-mail bilgisayar var.
Yeterki şu iki cümleyi ifade edebilecek, onların sorumluluğunu alan bir
liderleri olsun.

          İşte son anım, Nehire NEHİR hanımefendiden; şöyle anlatır "O
zamanlar kadınların sanatçı kimliğini yeni yeni kazandığı dönemler. Benim
tiyatroda çömezlik dönemim. Muhsin ERTUĞRUL Darül Bedai'ye baş yönetmen
olarak atanmış. Çok titiz bir insan. Provadan oyuna her şey saat titizliği
ile işliyor, perde bir saniye bile geç açılmıyordu. Provaya geç kalan oyuncu
derhal oyundan uzaklaştırılıyordu. Eee tahmin edersiniz ki bu durumda Muhsin
Ertuğrul'unda düşmanı çoktu. Bir gece Dolmabahçe'den ATATÜRK'ün Şehir
Tiyatrolarına geleceği haber verildi. Ben de karşılamak için hazırdım. Fakat
Paşa gecikti. Muhsin Ertuğrul kendisini beklemeden perdeyi saniyesi
saniyesine açıp oyunu başlattı. ATATÜRK 4 dakika geç kalmıştı. Etraftaki
dalkavuklar ATATÜRK geldiğinde Muhsin ERTUĞRUL'un onu beklemeden perdeyi
açtığını ellerini ovuştura ovuştura anlattılar ATATÜRK "Yaaa öyle mi Muhsin
Ertuğrul'la Görüşürüz" dedi. Herkes Muhsin ERTUĞRUL'un işinin bittiğine
inanıyor, ben müdür olacağım sen müdür olacaksın kavgaları bile başlamıştı.
ATATÜRK piyesin bitiminde Muhsin ERTUĞRUL'u ayakta karşıladı. Deminkileri de
yanına çağırarak aynen şunları söyledi. "Sizi tebrik ederim işinizle ilgili
ciddiyetiniz ülkenin gelişimini cidiye aldığınızı gösterir biz geç kaldık
siz vazifenizi yaptınız eğer bir tek benim için perdeyi açmayıp oyunu
başlatmasaydınız bu dalkavukluktan ileri gitmez ve beni çok üzerdi ben
herkesin her sahada işini bu kadar ciddiye almasını istiyorum ülke ancak
böyle ilerler efendiler " demez mi. Etraftakilerin suratları görülmeye
değerdi o sırada". Ama işte liderlik diyorum. Şimdi bir an günümüze
geliyorum, hadi bakalım baba iseniz başlatın programı gelmeden. Mümkün mü!
Ondan sonra artık beğenin haritadan bir yer, evet ki bu insan bir ülkenin en
büyük lideri değil asrın lideri olan bir insan bunu yapıyor.

          Evet ATATÜRK ve onunla el ele verenler sayesinde üç tarafı deniz
yerin üstünü anlatayım mı? Lütfen pazara gidelim. Yabancı ülkelere gittim.
Portakalı taneyle jelatinlere sarıyorlar, kıymetli madde, karpuzu dilimle
yiyorlar, biz kelek çıktı mı atıyoruz, bir tane daha açıyoruz var mı böyle
bir nimet. Lütfen pazara gidelim, yeşilin her tonu; geçen bir yabancı
konuğum var; pazardan geçmek zorunda kaldık dedi ki bana "Türklerin özel bir
günü herhalde bu gün". "Neden" dedim? Eee baktı kadın naylon torba naylon
torba yok öyle bir dava, böyle bir nimet nerde, hangi ülkede. Bir tane
salatalık, bir tane domates, biz kilolarla. Ve bana ne dedi biliyor musunuz?
"Yahu ülkeme dönünce ne isteyeceğim biliyor musun". "Ne" dedim. "Türkiye'yi
isterim de isterim diye tutturacağım" dedi. Bir espriydi ama bir gerçek payı
da olduğu su götürmez.

          Peki yerin altına geçelim. Krom, brom , toryum, bor. Tamam güzel
ama petrolün zekasına hayranım. Neden mi? Burda çıkıyor, burda çıkıyor,
burda çıkıyor ama Türkiye'nin sınırını ezberletmişler petrole, bir kilometre
girmiyor içeri. Var mı böyle bir petrol, yani altımız petrol dolu aslında.
Hadi petrolü de geçelim, uzaydan çekilen fotoğraflara göre bugün petrolden
bir derece zengin maden var, uranyum. Bu gün dünyadaki, Türkiye'de değil
dünyadaki eni iyi uranyum rezervi bizim Karadeniz dağlarında arzı endam
ediyormuş. Hoş o bize bakıyor biz ona bakıyoruz ama Türkiye'nin dış borcunun
19 katı değeri olduğu tespit edilmiş uzaydan çekilen fotoğraflara göre.

          Yabancı ülkelere gittiğimde ufacık bir tarihi vesika buluyorlar,
üç kere etrafını çeviriyorlar, birde bol para ödüyorsunuz, böööyle
bakıyorsunuz. 15 ayrı medeniyeti barındıran 10000 yıllık bir tarih var
altımızda.

          Romanya devlet bütçesinin üçte birini nasıl kalkındırıyor? Suni
termal tesis yapmış adamlar düşünebiliyor musunuz suni. Erzurum'a gittim
kaynıyor, Kozaklıya gittim kaynıyor, Bursa'ya gittim kaynıyor, İzmir
kaynıyor. Sadece bizim sıcak su kaplıcamız. Hakikisi var çünkü elimizde.

          Geçen gün Isparta Süleyman Demirel üniversitesi beni davet etti
rektörlük, oraya gittim. Beni Davraz diye bir kayak merkezine götürdüler.
Kayak merkezinde kayakla kayıyordu herkes Davraz'ta. Birbuçuk saat sonra,
Antalya Akdeniz üniversitesinde vereceğim konferans için Antalya'ya indim.
Millet denizde yüzüyordu. Var mı böyle bir ülke söyleyin bana. Birbuçuk
saatlik mesafede. Bursa, Uludağ'a gidiyorsunuz kayak kayıyorlar, 20 dakikada
Mudanya'ya gidiyorsunuz denize giriyorlar. Hakikaten yok böyle bir ülke.
Dünya yuvarlağını çevirin hepsinin bir araya geldiği bir ülke söyleyin bana,
ben bulamadım. Ya güneşi var ya karı var ya denizi var ya dağı var birinden
biri mutlaka.

          Peki bu kadar özel ve güzel bir ülke bizim elimizdeyken başımız
dertten kurtulur mu? Asla. Düşmanımız dünden daha az değil, dünden daha çok.
Bütün ülkelerin gözü bizim ülkemizde. Nasıl olmasın ki! Galiba bir tek bizim
gözümüz yok şu ülkede.

          Bu gün bunun için parçalama ve bölme girişimlerini yüz yıllardır
uyguluyorlar. Bir ara siyasi girdiler, sağ-sol diye böldüler, kapışın
dediler, yutmadık. Daha sonra etnik böldüler, kürt-Türk dediler, kapışın
dediler, yutmadık. Dinimizi kullandılar, kapanan-kapanmayan, laik
olan-olmayan, ATATÜRK'çü olan-olmayan diye dörde beşe, tarikatlara bölünün
dediler ki kolay alalım, yutmadık. Ekonomiyi kullandılar, zengin-fakir
alan-alamayan dediler, gene olmadı. Yani tazı eski tazıydı, habire çulunu
değiştirdiler. Oyunun kuralı buydu ama biz bu oyuna hiç gelmedik gelmeye de
asla niyetimiz yok.

Yeni ATATÜRK'ler yetişiyor ve gelmekte. İşte bugün bizi kuvvetlendikçe
budanan, diğer türlü olduğu sürece de sulanan bir ağaç misali görmek
gafletinde olan yada başka bir deyişle ayağa kalkmayacak kadar destekle ama
yere düşmeyecek kadar köstekle politikası uygulamaya çalışan tüm ülkelere,
iç ve dış düşmanlarımıza karşı en güzel cevabı ne zaman vereceğiz biliyor
musunuz? Onu anmayı bırakıp anlamaya başladığımız zaman. Onu yakamızda
taşıdığımız kadar fikir ve eylemlerimizde de taşıyabildiğimiz zaman. Onu
özlediğimiz kadar özümsediğimiz zaman. Onunla yarışan ama onu aşmış yeni
Mustafa Kemalleri yetiştirebildiğimiz zaman vereceğimiz inancıyla. sizlerden
Nakiye Hanım, Kara Fatma, Mustafa Kemal gösterdiğin hedefe henüz ulaşamamış
olmaktan dolayı özür diliyor ve bu hedefe ulaşana dek sakın bizi affetmeyin
diyor ve bir şiirle programıma son veriyorum.



ATATÜRK de et artı kemik artı kandı,

İnsanüstü değildi yani ATATÜRK,

ATATÜRK de herkes gibi kusurları olan,

Küçük büyük ve çirkinde olabilirdi,

Ama güzeldi

ATATÜRK yorgunluk kahvesini bir su başında yudumlamayı,

Serhat türkülerini, Alaturkayı, mesela Safiye Aylayı,

Yemeklerden fasulye pilakisini seven,

Miri kelam bir İstanbul efendisi.

Aşık ve şair, mahcup ve ürkek,

Ama Karadenizli değil Karadeniz kadar canlı,

Adanalı değil ama Adanalı kadar sıcak kanlı,

Ve bir Aydınlı kadar oturaklı ve zeybek.

Velhasıl bizim mayamızdan bizim kumaşımızdandı Mustafa Kemal.

İnsan üstü değildi ATATÜRK,

Tam insandı.


Tarih: 11:18, 9/2/2006
Yorum (0) | Bağlantı

ATAMIZI OKUYUN SAKLAYIN 9

  Bu arada bir kadınımızı daha vermek istiyorum, Melek Hanım. Haçin
katliamını hepiniz hatırlıyorsunuz, 535 Türk hunharca katledilmiştir. Hepsi
öldüğüne göre nerden biliyorsun hunharca katledildiğini? Şair Melek hanım
diye anılırmış Haçin'de. Şahadetinden sonra kolunun altından bir bohça
çıkıyor, bohçayı açıyorlar, 18 kıtalık bir destan yazmış. O anda
gördüklerini kaleme almış. Mektupçu Hüseyin nasıl vahşetle öldürüldü, komşu
kızı Hatice nasıl vahşetle öldürüldü hepsini kaleme aldığı bir destan.
Başına ne demiş biliyormusunuz "inşallah okuna". Ben 45 yaşımda bunu
okuyabildim en sonuna da "bizden sonrakiler neler çektiğimizi bileler diye
yazıyorum" demiş son iki kıt'ayı sizlere okuyorum

                      Meydan kazanı kurdular

                      Tüm bebeklerimizi kaynattılar

                      Gün görmedik anaları

                      Süngü ile oynattılar

                      Kundakları verdiler

                      Kanlı kundak yu dediler

                      Bebelerimizi kaynattılar kaynattılar

                      Kuzu eti diye hepimize zorla yedirdiler

          Evet biz burada kolay bulunmuyoruz, bu koltuklarda kolay
oturmuyoruz. Evet bakıyorum çok buruldunuz, çok üzüldünüz ama liderlik dedik
biraz da gülümseyelim mi?

          Lider dedik, ATATÜRK'ün resimlerine bakıyorum hepsi asık suratlı
hepsi ciddi. Lider olmak için böyle mi olmak gerekiyor, acaba ATATÜRK hiç mi
gülmemiş, hiç mi espri yapmamış? Hadi gelin Antalya'ya gidelim. Antalya
yolunda mola verir kulağına bir türkü gelir "Ya bu türküyü çok sevdim bulun
getirin bu türküyü söyleyeni" der. küçücük bir çoban gelir. Derki "Sesin çok
güzel bana da bir türkü okurmusun". Başlar çoban "demirciler demir döver
tunç olur" diye. bitince ATATÜRK dalmıştır "bis bis" der. Çoban böyle bakar.
"Oğlum der bis" der "Çok beğendik tekrarla anlamına gelir". Hiç nazlanmaz
gene aynı türküyü okumaya başlar. ATATÜRK türkü bitince cebinden bir harçlık
çıkarır uzatır. Çoban hemen alır harçlığı, kuşağına kor, elini uzatır
ATATÜRK'e "bis bis" der. Bu espri ATATÜRK'ün çok hoşuna gittiği için çok
ünlü bir sanatçımızın yetişmesi sağlanacaktır.

          ATATÜRK'ün hayatta en hoşlanmadığı şey dalkavukluk, ama yemek
masasında hiç hoşlanmıyor. Karşısındaki adam da ATATÜRK'e "sen Türklerin
şahısın şususun bususun...", feci dalkavuk. Yoğurt kasesi adamın önündeymiş
diyorki Atatürk;"Şu yoğurt kasesini bana uzatır mısınız". Adam yoğurt kasesi
uzatacak, el insaf ayağa kalkıyor, önünü ilikliyor, tam yoğurt kasesini
alacak parmakları içine giriyor. "Ah..." diyorlar "...adama taktı ATATÜRK,
bir de zaten sinirlenmiş durumda, bir de çok titiz bu konuda, şimdi bir
fırtına kopacak". adam perişan, ah paşam vah paşam derken "Ya niye bu kadar
üzüldünüz demin yoğurt yiyecektim şimdi cacık yemiş olurum". Evet, bu
espriyle 25 yılın sonunda ATATÜRK'ün müthiş espritüel olduğunu keşfettim ve
yeni hazırladığım konferansımın konusu ne biliyormusunuz? "ESPİRİLERİYLE
ATATÜRK". Bugün onu hazırlıyorum, 6-7 ay sonra bitecek inşallah sizlerle
buluşacağız. O konferansta çok güleceğiz ama inanın çok da düşüneceğiz.

          Bir gazetecide Atatürk'e sorar "size de diktatör diyorlar ne
dersiniz". Atatürk şöyle bir bakar, "Eğer ben diktatör olsaydım hanımefendi
bu soruyu sorduktan sonra siz asla canlı kalamazdınız " diyecektir. Peki
diktatör mü Mustafa Kemal bakalım.

          İzmir kurtuldu, çok tatlı bir yorgunluk, Ankara'ya hareket
edecekler. Trene binerler kompartımana çekilirler. Ertesi gün kompartımanı
çalar yaveri, açar yorgun, bitkin, kravatını yıkamaktadır Atatürk. Yaveri
"ya paşam bu ne hal hiç uyumadınız herhalde niye böylesiniz" der. "Ya çocuk
kompartımanıma yastıkla battaniye koymayı unutmuşunuz. Kolumu yastık yaptım
ağrıdı setremi yastık yaptım üşüdüm bende uyumadım kalktım" der. Yaveri;
"aman paşam! Birimize haber vereydiniz hemen size bir yastıkla battaniye
getirirdik" der. Ve bir ülke kurtarmaktan dönen komutan söylüyor bunları
tarihi bir cevap derki "Geç farkettim hepiniz en az benim kadar yorgundunuz.
Hiçbirinize kıyamadım. Önemli olan benim uyumam değil milletimin rahat
uyuması". Var mı böyle bir şey! Bu insana diktatör demeye kimin dili
varabilir. Ayaklarının altına Yunan bayrağı serildiğinde bayrak bir ulusun
onurudur diye basmayıp kaldırtan bir insanın kendi milletinin inancını
çiğneyebileceğini düşünmek ancak onuru ve şerefi olmayan kişilerin işi
olabilir diye düşünmeden de edemiyorum.

          Bu arada içimizde çok değerli öğretim görevlilerimiz ve öğretmen
arkadaşlarımız var. Onların için de çok özel bir anısını anlatacağım.
İstanbul Üniversitesinin açılış töreni. Çok mütevazı bir salon, tahta
iskemleler, ortaya ATATÜRK'ün oturması için kırmızı renkte süslü muhteşem
bir koltuk konmuş. Profesörlerle birlikte geliyor, buyurun diyorlar. Bir
koltuğa bakıyor dönüyor profesörlere, aynen şunları söylüyor; "Sizlerden
öğrenecek o kadar çok şeyim olduğuna göre bu koltuk sadece sizlere layıktır"
diyor. En kıdemli profesörü o koltuğa oturtuyor ve kendisi tahta iskemlede
programı sonuna kadar izliyor. Evet yani kendince hak etmediği hiçbir
koltuğa oturmayan bir Mustafa Kemal'i görüyoruz orada. Dünya lideri olmak
sanıyorum bu evet .

          Bu arada İstanbul ve Ankara illerinden birisine ATATÜRK adının
verilmesi için bir kanun önergesi veriliyor meclise. ya İstanbul'a ATATÜRK
diyorduk ya Ankara'ya. Bu önergeyi vereni hemen çağırıyor ve aynen şunları
söylüyor ;"Bir ismin dillerde kalması için şehrin temellerine sığınmasına
gerek yoktur. Bakın bu şehrin ismi İstanbul ama Fatih Sultan Mehmet'i hemen
hatırlıyoruz. Eğer ben bir şey yapabildiysem bunu binaların tepelerine,
şehrin temellerine ismimi yazarak değil milletimin kalbine yazarak anılmak
isterim" diyecek, hiçbir yere adının verilmesini kabul etmeyecektir. Şimdi
bakıyorum da hortumcunun soyguncunun hepsinin adı bitaraflarda şey gibi
yazıyor merak ediyorum nasıl oluyor bu diye.


Tarih: 11:16, 9/2/2006
Yorum (9) | Bağlantı

ATAMIZI OKUYUN SAKLAYIN 8

    İşte günümüzde 25 yıllık araştırmacılığım sonunda size bir
itirafta bulunmak istiyorum, diyorum ki ATATÜRK inanın, bugün sanıyorum 7
Şubat 2005, bu günü çok net görmüş, hadi görmekle kalsa iyi, birde bu gün
kullanacağımız kadar güncel geçerli ve çözümsel önerileri de yazarak
bırakmış bir lider. Söyleyin bana hangi ülkede var böyle bir lider.
Diyeceksiniz ki lafı bırak bize somut örnek göster. İşte ilk örneğimiz;
dedinizki demin Türkiye'deki sorunları sorduğumda size, dediniz ki önemli
olan sorunların bir tanesi de ekonomik sorun. Peki Amerika'nın en ünlü
ekonomistlerinden birisi olan Mr. Jhons bize şunu öneriyor, diyor ki
"ekonomiyle savaşta bir tek ATATÜRK'ü örnek alsın yeter Türkiye".

          ATATÜRK'ün ekonomi ile de ilgili ne görüşleri var acaba, ve bunun
üzerine oturdum, Maliye arşivine indim, Maliye arşivini incelememde
ATATÜRK'ün ekonomide en önem verdiği şey ne biliyor musunuz? Türk parasının
değerini korumak. Peki, 1919'a baktım Türk parası Sterlin karşısında, o
zaman dolar yok, Sterlin karşısında 605 kuruş. Ha bir savaş yapıldı, ülke
yıkıldı tekrar yapıldı. Peki 1938'de kaç kuruş biliyor musunuz? 19 sene
sonra inanılmaz bir şey, 616 kuruş. Buna gerçekten inanmaya imkan yok. Peki
dedim ki herhalde yanlış okudum banknot artış hacmine baktım, banknot artış
hacmi 1919'dan 1938 son dört ayına kadar, son dört ayı ilgilenemiyor
sağlığından dolayı, son dört ayına kadar 19 sene sadece %8, bu çok büyük bir
başarı. Peki son dört ayda ne oldu diye baktım, gülüyorsunuz tahmin ettiniz
mi? %15. 19 senede %8. Bari ölümünü bekleseymişiz, ama işte problem bir
takım yerlerde sanıyorum.

          Bu arada bir arşiv belgesi daha aktarmak istiyorum size. 5 Aralık
1927 tarih. 5 Aralık 1927'de bir Türk Lirası verdiğimiz zaman 2 dolar
alabiliyormuşuz karşılığında. Eğer bizim nesil vazifemizi yapaydık size
karşı, bugün 20 milyon liralık banknotu götürecektiniz, karşılığında 40
milyon dolar alacaktınız bizim nesil vazifesini yapaydı. Ama diyorum ki
lütfen gençler lütfen, ilerde maliye bakanı olabilirsiniz, ilerde başbakan
olabilirsiniz, ilerde aile kurabilirsiniz o da bir ekonomik sektördür ve
ekonomiye yön vereceksiniz. Bizim yaptığımız, size çektirdiğimiz sıkıntıları
çekmemeniz için lütfen ekonomik görüşleriyle ATATÜRK'ü mutlaka incelemenizi
tavsiye ediyorum.

          Bu arada biliyorsunuz 1929 da çok büyük ama çok büyük bir şey
var. Ekonomik kriz var. Bütün dünyayı sarsmış ekonomik kriz. Peki soruyorum
size sarsılmayan bir ülke söyleyin. Türkiye tabîi ki. Peki 1929'da bütün
dünya buhran yaşıyor en gelişmiş ülkeler bile. Hadi etkilenmedin de,
rakamlara bakın kişi başına düşen milli gelir %51,2 artıyor. Eksilmeye
alışmışız da artma kelimesi garip geliyor bize. Enflasyon ne kadar? % -1.2,
bunlar resmi rakamlar.

          Peki ikinci örnek, günümüze örnek;1996 İngiltere'de bir seçim
yapılır. Meclisteki kadın millet vekili sayısı seçimden önce 13, seçimden
sonra birden 123 olur. Hiii derler kim yaptı bu başarıyı, Leslie Abdela diye
bir hanımefendi. Leslie Abdela'yı tüm ülkeler çağırır, "ya bize de öğret
metodunu da bizde kadını fazla sokalım meclise" derler. Leslie Abdela'yı
Türkiye de çağırır. Şile'ye gelir, dolar alır anlatmak için. Ve işte
sözlerinin özeti "İngiliz kadını bu başarıyı ATATÜRK'e danıştı". Yani ben
Türkiye ye tereciye tere satmaya geldim. Peki Leslie Abdela'nın uyguladığı
projenin adını biliyor musunuz? "Mutfak Projesi" peki şöyle yazıyor şurada;
"1919 dan beri biz Türk kadını ve ATATÜRK'ün peşindeyiz merak ediyorum iki
kadın milletvekilinizde benim peşimde niye acaba" diye de ironi yapmış
burada. Bu arada eğer biz bu metodu uygulasaymışız Türkiye'de sanıyorum Türk
erkekleri şu anda meclise nasıl girebiliriz diye arayış içinde olacaktı, hiç
şüphe yok buna.

          Peki bu arada dünyaya o kadar çok ilk hediye etmişiz ki bunlardan
bir tanesi de üniformalı ve rütbeli kadın asker ilk defa bizim ordumuzda,
bizden dünya orduları örnek alıyor. Kurtuluş Savaşında rütbe alan kadın
askerlerimiz; Binbaşı Ayşe ALTUNTAÇ, Üsteğmen Emine VARDARLI, Üsteğmen Fatma
ŞİMŞEK. Ama dünya tarihine tek geçen bir üsteğmenimiz var; 700 erkek 43
kadından oluşan bir müfrezenin reiseliğine bizzat ATATÜRK tarafından
atanmış, Üsteğmen Kara Fatma. Evet dünyadaki ilk müfreze reisesi kadın
ünvanını taşır Kara Fatma. Ben geçenlerde Erzurum'a davetliyim, Erzurum
Üniversitesi rektörümüz davet etti uçakla gittim. İndim uçaktan "off ayağım
belim melim" dedim, bir an aklıma geldi, biliyorsunuz Kara Fatma Erzurumlu;
Erzurum'u 13 kadınla müdafaa ediyor, atına atlıyor Bursa'ya kadar geliyor,
Bursa'nın Kurtuluşuna da tanık oluyor. Ben uçakla zor gittiğim yere, önümde
yemeğim, arkamda suyum, sıcacık, ama bu kadının yaptığı! Ha o zaman
sanıyorum şu andaki Türk kadını asla ve asla yoruldum demeye hakkı yok, eğer
Kara Fatmaları eğer Şerife bacıları tanısaydı.

          Evet anlıyorum bu hanımlarımızı tanımadan önce bir şey yaptım
zannediyordum. Şu anda hiçbir şey yapmadığıma kaniyim. Bu arada Kara
Fatma'nın savaşta yaptıklarını, dedim ya Bursa'ya kadar gelmiş, üç oğlunu
şehit vermiş, kızının parmakları İzmit muharebesinde kesilmiş, sadece savaşı
anlatmak için bir konferans gerekir Kara Fatma'nın. Ama Tamim gazetesini
okuyorum, Tamim gazetesini okurken Kara Fatma'yla yapılmış bir röportajı
okudum, inanılmazdı. Gazeteci soruyor diyorki; "çok fakirsin çok çok
ihtiyacın var paraya neden üsteğmenlik maaşı sana bağlanan maaşı kızılaya
bağışladın" diyor. Verdiği cevap tarihi bir cevap aynen şöyle:

          "Ben Kurtuluş Savaşında yaptıklarımı bir menfaat ve çıkar
karşılığında yapmadığıma inandığım için en son vatani vazifem olarak maşımı
Kızılay'a bağışlıyorum" diyecektir. Bu bana neyi hatırlattı biliyor musunuz?
ATATÜRK'e bir gazeteci sorar; "neden mal ve mülkünüzü milletinize
bağışladınız" diye. ATATÜRK'ün verdiği cevabı aynen aktarıyorum:

          "Mal ve mülk bana ağırlık yapıyor, onları asıl sahibi olan
milletime bağışlamaktan ferahlık duyuyorum. Zenginlikten ne çıkar asıl
zenginlik insanın manevi şahsiyetinde olmalıdır." diye cevaplayacaktır. Ne
güzel değil mi en son kademeden en tabana kadar, kadınından erkeğine kadar
hepsi aynı söylemde ama alışmadığımız gibi aynı eylemdeler ne diyelim sağ
olsunlar, varolsunlar.

          Dileyelim sizin nesle, genç nesle, hortumcular soyguncular değil,
Kara Fatmalar, Mustafa Kemaller örnek olsunlar. Tabi Kara Fatma'nın örnek
olabilmesi içinde bir okuma kitabımızda hiç olmazsa bir okuma parçası olarak
Kara Fatma'nın olması lazım ki örnek alabilesiniz. Bu arada ATATÜRK'ün şu
sözü çok hoşuma gider diyorki; "Geçmişi ne kadar çok unutursak geleceği
korumak o kadar zor olur." Biz Kara Fatmaları mutlaka hatırlamalıyız


Tarih: 11:14, 9/2/2006
Yorum (0) | Bağlantı

ATAMIZI OKUYUN SAKLAYIN 7

 Evet bu savaşta ATATÜRK dünyaya tek geçen Zekiye Hanım'ı tanıdı.
Zekiye Hanım ne yaptı biliyor musunuz? Dünyaya ilk ve tek geçen
kadınımızdır. 10 Aralık 1919 öğretmen okulu bahçesine 3000 kadını toplamış,
dedim herhalde sıfırları fazla okuyorum. Hayır 3000 kadın, yapımcısı,
dinleyicisi, konuşmacısı. Kadın olan dünyada ilk mitingdir bu, onun için
dünyaya ilk geçmiştir. Peki Zekiye Hanım nasıl toplamıştır, cep telefonu yok
faks yok, hiçbir araç yok. Hadi bunlar oldu farz edelim. Kadının sokağa
çıkma hakkı yokken 3000 kadın nasıl organize oldu dersiniz? Evet bunu
incelediğimde inanılmaz bir hem hayranlık hem de üzüntü duydum neden biliyor
musunuz?

Cep telefonunuz var, faksımız var. Pek çok kulübün, pek çok derneğin
davetlisi olarak gidiyorum. Hanımlar 50 kişi geldi mi aman diyorlar bu gün
çok kalabalığız. 3000 kadından bahsediyorum ama projesinin adını da söylemek
istiyorum Zekiye Hanım'ın "MUTFAK PROJESİ", inanılmaz bir proje. Daha sonra
bir yerde tekrar geçecek bu proje.

          ATATÜRK Zekiye Hanım'ı, Nakiye Hanım'ı tanıdı bu savaşta. ATATÜRK
Melek REŞİT'i tanıdı, Atatürtk Şuküfe Nihal'i tanıdı ve ATATÜRK ekmek
pişirerek askere götüren ama bu düşmanlar tarafından tespit edilip
askerimizin yerini öğrenmek için çok işkence gören ama söylemediği için
ekmek pişirdiği fırına atılarak yakılan Nazife Kadın'ı tanıdı bu savaşta. Bu
savaşta ATATÜRK Taccülcalala hanımı tanıdı ATATÜRK üsteğmenlerimizi, binbaşı
hanımlarımızı tanıdı, bu savaşta Tuğgeneral rütbesi verilmesi öngörülen 8
yaşındaki, evet yanlış duymadınız 8 yaşındaki Nezahat kızımızı tanıdı. İşte
Nezahat kızımızın yanında şehit olan bir erimizin cebinden çıkan bir
mektubunda annesine şöyle yazmış "anne Nezahatle babasının arasındaki
konuşmayı duyaydın benim burada niye olduğumu anlardın" demiş ve bu arada
şöyle yazmış" biz Mehmetçik Nezahat'e Türklerin Jean d'Arc 'ı diyoruz"
demiş. Bu bana acı geldi. Ben Jean d'Arcı ortaokuldan beri tanıyordum ama
Nezahat'i ancak bu araştırmam da tanıdım. Bunun acısını da o mektupla
birlikte yaşamış oldum. Bu kadınlarımızı ben ATATÜRK ve Türk Kadını konulu
konferansımda anlattığım için burada sadece adlarını anmadan geçemeyeceğimi
gördüm.

          Bu arada ATATÜRK okumuş da yazmaya da vakit bulabilmiş. Evet
bizler için bir geometri kitabı yazmış. Üçgen, açı, dikdörtgen gibi ve 48
tane geometri teriminin isim babası bu yazdığı kitapla bizzat Mustafa
Kemal'dir. İyi ki de yazmış eşkenar üçgen demek için "müselleseyi bilmemne
bilmemne..." demek gerekir. İnanın bu kadar şeyi aklımda tutuyorum, bir onu
tutamadım. İyi ki yazmışsın dedim. Bu arada ATATÜRK her sektöre el attı
dedim ya, basın sektörüne de el atıyor ve bir gazete çıkarıyor. Adı
"Mimber", 52 sayı çıkmış gazetesi, ve bu gazeteleri okuduğum zaman bu
Mustafa Kemal'in gazetesi dedim. "Sansür" kelimesi ilk defa bu gazetede yer
almıştır. Bu arada keşke bütün Türk gençlerimiz bu gazeteleri okuyabilseydi
diye düşünmeden de edemedim. Çok moral bulurlardı çünkü.

          Bu arada çok güzel şiirler yazmış. İlk şiiri 1908 Şanlı Ordu
dergisinde yayınlanmış. Keşke vaktimiz olsa da şiirlerinden de
aktarabilseydim. Bu arada nutku yazmış, tiyatro eserleri yazmış, sinema
senaryoları yazmış, yazmış yazmış. Peki okumuş yazmışta sadece gününün
problemlerine mi çare bulmuş Mustafa Kemal? Sadece gününü mü kurtarmış
acaba? Hadi gelin esas önemli olan da bu, buna bir bakalım mı ne dersiniz?


Tarih: 11:13, 9/2/2006
Yorum (0) | Bağlantı

ATAMIZI OKUYUN SAKLAYIN 6

Asıl sır nerde? O sırada en büyük lider
eleştirmeninin sözü geldi elime. Liderleri çok sıkı eleştiren bir eleştirmen
diyorki ATATÜRK için "Liderler içerisinde eleştiri acizliği yaşadığım tek
lider Mustafa Kemal'dir. Çünkü bütün Rönesans, bütün reform, bütün
aydınlanma çağı etkinlikleri bir adamın kafasında toplanmış, bir çağa sıran
etkinlikler on yılda başarılmış, bu büyük bir mucizedir en büyük radikal
Mustafa Kemal'dir". Bunu biz demiyoruz dünyanın en büyük lider eleştirmeni
diyor.

          Peki, tamam laf iyid e diyorsunuz ki; laflar karın doyurmuyor.
Esas sır nerde çok merak ediyorum. On yılda bir bakıyorsunuz kara tahtanın
başında harf öğretiyor, bir bakıyorsunuz şapka giyiyor, bir bakıyorsunuz
tiyatro eseri oynatıyor, yok efendim arkeolojik kazılara gidiyor, tren
raylarının genleşme hesabını yapıyor, Ankara'daki caddelerin ne kadar
mesafede olacağı konusunda şehirleşme planları yapıyor, E on yılda bunların
hepsi peki nasıl? Ben esas sırrı nerde buldum biliyor musunuz? Onun bir
sözünde. Ama bu bence, ve dedim ki bu sözü okuyunca keşke şu karga
kovalamasını kafalarımıza yerleştireceklerine şu sözünü yerleştirselerdi
herhalde Türkiye çok farklı biyerde olurdu şu anda. ATATÜRK diyor ki"
Çocukluğumda elime geçen iki kuruştan birini eğer kitaplara vermeseydim bu
gün yapabildiğim işlerin hiçbirini yapamazdım". Esas sır bence burada.
Çocukluğunda eline geçen iki kuruştan birini kitaplara verdiği için 35
yaşında general, 40 yaşında başkomutan, 42 yaşında cumhurbaşkanı, 46 yaşında
dünyada pek çok reformist var ama hiç biri dile dokunabilmeyi cesaret
edememiştir; dile dokunabilen tek reformist Mustafa Kemal'dir. İşte bunu
yapabilen ve 53 yaşında nutku yazan genç olarak tarihimize geçecektir
Mustafa Kemal.

          Okumayla, ama nasıl okuma biliyor musunuz? Bildiğimiz gibi bir
okuma değil. Sizi 1914 Anafartalar'a götürüyorum. Anafartalar'da savaşın bir
dinlenme yerinde çadırınıza gelirsiniz postalları çıkarır rahatça dinlenmek
istersiniz. Öyle bir şey yok. Macar Türkoloğu Nemet'in, Fransız Türkoloğu
Devin'in Türkoloji albümleri duruyormuş. Açıyor onları okuyor Mustafa Kemal.
Diyorlar ki "niye bunları okuma gereği duyuyorsun" verdiği cevaba bakın.
onlara diyor ki "Savaştan sonra bu dilin değişme ihtiyacı var onu tespite
çalışıyorum". Yıl 1914, gelelim 1916'ya. Bitlis cephesi komutanı Mustafa
Kemal Bitlis cephesinde çökmekte olan bir cepheyi kurtarıyor ve çadırına
geliyor, yaveri İzzettin ÇALIŞLAR'ı çağırıyor ve eline bir not veriyor.
Notta ne yazıyor biliyor musunuz? "Savaştan sonra ilk işimiz Türk kadınına
serbestisini vermek, onu erkeğinin yanında eşit haklara sahip kılmak". Yıl
1916, Türk kadının değil adı, değil kimliği, hiçbir şeysi yok. Sokağa çıkma
hakkı olmayan bir Türk kadını. Peki sizce tam savaşın en hararetli zamanında
neden Türk kadını geldi Mustafa Kemal'in aklına. Ha, Kurtuluş Savaşında
gördüğümüz kadın manzarası, değil ATATÜRK'ü, dünyayı şaşırtan bir
manzaradır. Ülkelerin savaşları olmuştur ama topyekün savaş örneği ilk defa
Kurtuluş Savaşında görülmektedir.

          Atatürk bu savaşta Ayşe Hatun'u tanımıştır. Ayşe Hatun'u hepimiz
tanıyoruz. Bilmeyen var mı içinizde? Onun yapabildiğini acaba hangi ülkenin
kadını yapabilir? Ya da zamanımızda hangi kadın yapabilir? Benim bir kızım
bir oğlum var inanın bu kadar araştırmacıyım düşünüyorum. Biliyorsunuz sekiz
aylık kızı kucağında omuzunda mermi ve cepheye cephane götürüyor. Sekiz
aylık kız dinler mi düşmanı, ağlamaya başlıyor. Ve bu sırada ölmesi falan
problem değil Hatun'un, ama düşman eğer onları fark ederse çok kısıtlı olan
cephane cepheye gidemeyecek, bütün düşüncesi o Ayşe Hatun'un. Ve bu arada
çocuğunu göğsüne yaslar, düşman biraz geç gider, indirdiği zaman kendi
elleriyle çocuğunu şehit ettiğini görecektir Ayşe Hatun yada diğer adıyla
Tayyibe Hatun. Peki ne yapar? Çocuğunu koyar üzerini bayrakla örter ve aynen
şunları söylemiştir. Kafile başkanı komutanımız aktarıyor bunu. "Sen
yüzlerce binlerce yıl sonra doğacak Türk çocukları için şehit oldun" (yani
şurada oturan bizler için şehit olan) "bu benim içinde senin içinde bir
şereftir. Yeterki vatan sağolsun" diyor, omuzuna alıyor cephanesini ve yola
koyuluyor. Hanımefendiler içinizde anne olanlar var. Lütfen bir an için
düşünün, çocuğunuzu göz önüne getirin. El bebek gül bebek büyütüyoruz,
gözünün içine bakıyoruz, tercih yapın sizden sonraki kuşak mı? çocuğunuz mu?
İşte bu Ayşe yada diğer adıyla Tayyibe Hatun'u tanıdı Mustafa Kemal.

          Kurtuluş Savaşında Kütahya sırtları, -30oC, -40 oC. Ve 75-80
yaşlarında bir nine. Gerisini gelin kafile komutanı Mustafa Necati'den
dinleyelim. Mustafa Necati neyi görür? Bütün yorgan battaniye ne varsa
cephanenin üstüne örtmüş kendisi pazen elbiseyle. Aynen şunları söyler "nine
kar sepeliyor hava çok soğuk bari şu yorganı alsan sırtına" dediğinde aldığı
cevap "dokunma ona, o millet malıdır, nem kapmasın. Ben bir ölürüm ama
onunla binler doğacak binler. hayır oğlum hayır hiç üşümüyorum, soğuğu hiç
duymuyorum ki. Düşman bu topraklara girdi gireli benim içim yanıyor içim a
oğul" diyen bir nineyi tanıdı Mustafa Kemal.

          Albay Hulusi ATAĞ'ın kafilesinde olan genç bir kadınımız hastadır
ve cephane taşırken yere düşmüştür, ölmek üzeredir. Hulusi ATAK sorar "bacım
bana adını söyle seni tarihe yazdıracağım" dediğinde aldığı cevap "adımı ne
yapacaksın a oğul yaz benim adım Anadolu" cevabındaki adımın ne önemi var
önemli olan ülkemin adı ve gururu düşünüşü keşke, keşke uygarlık savaşımızda
aynı şiddetiyle sürebilseydi bugün. Üzerinde ATATÜRK yazılı kapsülü inanın,
inanın hiç mübalağa etmiyorum ilk uzaya fırlatan ülke mutlaka ama mutlaka
biz olurduk.


Tarih: 11:12, 9/2/2006
Yorum (0) | Bağlantı

<- Son Sayfa | Sonraki Sayfa ->